ayakkabınızı Çıkarın

Edebi Tasvirden Kültürel Taklite

“Tasvir ve His”

Sözlerde, muhabbetlerde, lafın lafı açışlarında ya da hikâyelerde, romanlarda veya şiirlerde tasvir her ne kadar önemliyse de hiçbir tasvirin aslının yerini tutmayacağı âşikâr. Ne kadar anlatmaya kalkarsak kalkalım bırakın çiçekler dolusu bir sepeti, o sepetteki tek bir çiçeğin tek bir yaprağının üzerindeki bir çizgiyi bile sözlerimizle aslının güzelliği kadar resmedemeyiz. O yüzden tasvirlerde verilmesi gereken üç beş kelime ile cismi resmetmek değil, o görüntünün uyandırdığı hisleri kelimelerle renklendirerek aktarabilmektir. Yani eşyanın duygusal tarifini yapabilmektir esas olan. Her şeyin aslı güzel. Elbette taklit gibi her tasvir de aslını yansıtır. Neticede hissiz tasvirler de suni görüntülerdir. Tasviri güzelleştiren içindeki histir. İçinde his yoksa istediğin kadar anlat boşadır! Peki insanlar?

İçindeki histen haberdar olmayan, kendi gibi olmayı bir türlü beceremeyen biz insanlar hep başkalarını tasvir ederek ve onların resmini üzerimize çizerek yaşamıyor muyuz? Moda, trend, eğilim denilen şeyler de aslında öyle tuhaf, saçma ve özen dolu bir hissiz tasvirden ibaret değil mi? Kendimiz gibi yaşamak dururken kapıldığımız aşağılık kompleksleri nedeniyle televizyonda ya da bir dergide gördüğümüz meşhur insanlar gibi giyinmeye, yiyip içmeye ve hatta davranmaya çalışmıyor muyuz? Üzerimizde tasvir ettiğimiz kültür bize mi ait? Yoksa üstümüze yapışan davranışlarla başka kültürleri mi yaşatma peşindeyiz? Kukla mıyız biz?

Pek beceremeyiz ama hadi güzel, iyi bir kültür transferi yaptık diyelim. Üzerimizdeki tasvir olması gereken, yani bizim hislerimizi renklendiren bir tasvir mi? Yoksa sevdiğimiz halde kendi capcanlı renklerimizden utanarak bir kenara bırakıp başkalarının soğuk renklerini mi seviyormuş gibi yapıyoruz? Taklit ettiğimiz her davranışımız bizi bizden her gün biraz daha uzaklaştırırken taklit ettiğimize yaklaştığımızı mı zannediyoruz? Hiç bir zaman taklit ettiğimize bürünemeyeceğimizi bile bile!

Örnek isterseniz vereyim: Ayakkabıyla eve girmek! Hangi pencereden bakarsanız bakın yanlıştır. Aciliyet gerektiren hayat memat meselesi hariç olmak üzere kim ne gerekçe gösterirse göstersin bunun doğru olduğunu kimse bana iddia edemez. Televizyonda bizim insanlarımızın yaptığı belki de binlerce filim seyrettik. Kaç tanesinde eve ayakkabı çıkartılarak girildiğini gördük? Bir dizi bile çekerken en ince detaylar hesaplanmaya çalışıldığı halde niçin kimse buna dikkat etmez ve bizden olmayan bir kültürü bize dayatmaya kalkar? Benim evime birisi ayakkabıyla hele bir girmeye kalksın, ya kendini kapı önünde bağcıklarını çözerken bulur ya da kovarım! Kaç tane insanımız benden farklı ki? Ama bazılarımız bilimi, tekniği, ahlâklı olmayı, düşünmeyi, üretmeyi değil eve ayakkabıyla girmeyi ya da her kıyafete ayrı takı takmayı ilericilik zannediyor. Ne zaman kendimiz olmayı başarabilirsek ki bunun yolu kendi öz değerlerimizi canlandırabilmek, başkalarının kulu kölesi olmaktan vazgeçmektir; o zaman yükselerek arşa değecektir belki başımız.

Hani hep denir ya başkalarından “iyi şeyleri alalım ama kötüleri almayalım” diye. Tüm bu samimi ya da iyi niyetli uyarmalara rağmen kimileri ise ısrarla halimizdeki bütün kötülüğümüzü kendi kültür öğelerimize bağlama peşindedir. Onlar için olmaya çalışılan kişi başkası değil esastır. Ne kadar mantıksız olursa olsun onlar için başkası denen şey bizzat kendileri ve öz değerleridir. Çünkü görünürde ileride olan iyidir ve her şeyiyle iyi olmak durumundadır. Bilgisiyle, bilimiyle, iyi davranışıyla olduğu kadar giyimiyle, kuşamıyla ve kötü tabir ettiğimiz davranışıyla da! Ve iyi bir şeyleri alırken arasında varsa kötü olanları ayıklamak zor ve gereksizdir onlara göre. Oysa hiç de zor değildir! Bir meyveyi yemeden önce dalını, yaprağını ve hatta yerken içindeki çekirdeği ayıklamıyor muyuz? Çok mu zorlanıyoruz? Bir bütün halinde ceviz yutan gördük mü hiç? Ama çevrenize bakarsanız görürsünüz; hindistan cevizini bile beceremeyeceğini bilemeyecek kadar çaresizce ve akılsızca yutmaya çalışanlar var!

William Shakespeare Romeo Juliet

Romeo’nun Juliet’i | Juliet’in Makberi

“Makber Şarkısı Hakkında”

Her yer karanlık pür nur o mevki 
Mağrip mi yoksa makber mi ya rab 
Ya habgâh-ı dilber mi ya rab 
Rüya değil bu, ayniyle vaki 

Kabri çiçekten bir türbe olmuş 
Dönmüş o türbe bir haclegâh
Bir haclegâhe dönmüşse türben 
Aç koynunu aç maşukanım ben 

Her ne kadar yazdıklarımda çoğu zaman kendimi tekamül ettirmeyi hedef edinsem de haddim olmadan elaleme ders vermeye kalktığım da vaki olabilir. Böyle zamanlarda dilim sürçmüşse hata baştan sona kendime aittir. Kabulümdür. Ama belki de söz söylemek gerekmişse bazen kendimizce mırıldanmışızdır. İşte o zamanlarda bilinsin ki kendimi üç beş kelime öğrendim diye bir şey zannetsem de dışı resimli içi sırlı boş bir bardaktan öte görmemeye gayret ederek yazmaya çabalarım. Bu esnada size gelen bir ışık varsa; akıl ve göz çevremden bana yansıyan ışığın içeri bir türlü giremeyip camdan yansıyarak size aksetmesindendir. Yoksa ben içimi doldurarak bir şey olma çabasındayım, olduğumdan değildir kalemimden dökülenler.

Hep demeye çalışıyorum ya “düşünmek gerek” diye. Meğer o sözü önce kendime defalarca söylemem gerekirmiş! Çok severek dinlediğim bir Türk Sanat Müziği bestesi vardır. Biliyorum ama; burada güftecisinin isminden bahsetmek değil amacım. Eskiden beri o şarkıyı her dinlediğimde gayet dokunulmuş hissederdim kalbimi. Anlayabildiğim kadarıyla ölüm vardı, sevgi vardı ve inanmışlık vardı. Mehmet Akif’in dizeleri gibi zannederdim. Eğlence sofralarında çokça söylenir olmasını garipserdim hatta. Çünkü ölümü, türbeyi, kabri böyle dokunaklı bir şekilde ve bir ağıt kıvamında, belki de bir ölüme doğuş mevlidi gibi okunması o ortamlara uygun değil gibiydi.

Şimdi ilk paragrafa atıf yapayım. Dedim ya millete akıl verir gibi konuşuruz bazen ama cahil benim aslında. Belki sizler biliyorsunuzdur ama ben bilmiyor ve anlamak için de gayret etmiyordum bu sözlerde neler anlatıldığına. Aman ha! Önceden söyleyeyim;  şiiri ya da içeriğini kötülemek değil amacım. Tamamen anlamadan dinlemiş olmamdır kastettiğim. Sözlerde geçen bazı Osmanlıca kelimeleri bilmediğim halde şiire bu güne kadar yüklediğim yanlış anlam ve uyanamamış olmaktır beni rahatsız eden. Yukarıya sözleri yazdım. Bakarsınız. İçinde geçen ve bilmediğim kelimeleri öğrendim. Haclegah zifaf odası (gerdek odası) demekmiş. Habgah ise yatak odası. Şair ölen bilmem kaçıncı eşine, kadere isyanla ağıt yakıyor: Mezarını türbeye, türbeyi de gerdek odasına benzetmiş, sonunda da aç koynunu ben senin maşukanım, geliyorum diyor. :) Şairin anlatmak istediği benim anladığımdan çok çok farklıymış meğer.

Bu arada üç ay kadar sonra şair yeniden evleniyor. Şairin toplamda altı kez evlendiği ve en sevdiği kadının ölen karısı değil, altı evliliğinden biri olan Lüsyen ismindeki bir Fransız kadın olduğu hayat hikayesinde belirtiliyor. İstediğiniz kadar beni ayıplayabilirsiniz. İtiraf ediyorum; ben bilmiyordum. Ve sonunda bilmediğim son bir şey daha öğrendim: Şiir Shakespeare’in “Romeo Juliet”inin bir bölümündeki tasvirinden dilimize çevrilmiş (hadi esinlenilmiş diyelim) halinden başka bir şey değilmiş. Bu da dayak yedikten sonra kafama yediğim promosyon odun oldu. :)

çalışan köylü kadınlar

Yağlıboyacı

“Yazarlık Ressamlığa Benziyor”

Zaman zaman başıma gelmiş olaylara blogda yazdığım gibi kendimce hikâyelerimde de yer veriyorum. Eminim birçok yazar da bunu yapıyor ve romanlarına kendi yaşadıklarından bir şeyler katıyorlardır. Eğer bir denememi bile daha edebi (ya da ağdalı demek daha doğru olur) ve hissettirici bir dille yazmak istiyorsam olayın aslını bozmadan, yaptığım tasvirlerle daha çekici hale getirmeye gayret ediyorum. Yoksa anlattıklarım “yaptım, ettim, gördüm, kırdım, güldüm, ağladım”  fiillerinden öteye gitmeyecek, herkesin yaşadığı alelade olaylardan farklı bir görüntü çizmeyecektir.

İşte bu yüzden bir yazar anlatımda olayın içine aslını değiştirmeyen önemsiz ama süsleyici ayrıntılar girmeli bana göre. Şöyle söyleyeyim; eski bir yazının yorumunda değindiğim gibi; olayı çıplak haliyle anlatmakla edebi bir dille kaleme almak arasındaki fark bir fotoğraf ile yağlıboya resim arasındaki fark gibi geliyor bana. Aynı manzaraya bakarsınız ama yağlıboya göze çok daha hoş gelir. Aslında yazan da yazmayan da aynı olayları ya da benzerlerini her gün yaşıyordur. İşte yaşadığınızı anlatırken burada dikkat edilecek nokta alelâde hikâyeye attığımız fırça darbeleridir bana göre. Yazının teması ne ise yaşadığımız ya da anlattığımız olayı oraya doğru yönlendirmeliyiz. Örneğin: “Adamın elinde beyaz bir poşet vardı. Çok düşünceliydi.” demekle “Adamın elindeki saydam poşette yarısını ısırıp kalanını içine bıraktığı bir poğaça ve bir pet su şişesi olduğu gözümden kaçmadı. O kadar düşünceliydi ki o da taşıdıklarını gizleme gayretinde değildi zaten.” demek arasında önemli farklar var. Olayın aslını değiştirmeyen ama bahse konu adamın ne kadar yoğun düşünceler içinde olduğunu pekiştiren, okuru tasvirle süslenmiş bir ortamda adamın niçin düşünceli olduğu sorusuna yönlendiren ve düşünceli hali ön plana alan bir anlatım söz konusu. Veya şu örneğe ne dersiniz? “Bana kızıp söylenmeye başladı.” demekle “Başını bir anda bana çevirdi ve şimşekler çıkarırcasına gözlerime diktiği gözlerinin aydınlığında söylenirken neredeyse kaçacak yer arayacaktım!” demek arasında olağanüstü bir fark yok mu?

O yüzden yazarlığı ressamlığa benzetiyorum. Eğer bir yağlıboya resim yapacaksam renklerin en güzelini baktığım fotoğrafın en sevdiğim yerinde kullanmam gerek. Eğer dağları korkunç gösterme gayretim varsa, önümdeki ağaçlar yapraksız, gökyüzü bulutlu olmalı. Tam tersinde ise dağlar, önümdeki yemyeşil ağaçlarda ve çimlerde açmış çiçeklerin arkasında nefis bir fon oluşturmalı, ister karlı olsun, ister sisli. Sadece ressamlık da değil, yazar demek aynı zamanda yağlı boyacı, badanacı da demek bana göre. Çünkü bir evi ve doğramalarını ustaca boyamak ve lezzetle yaşanılır hale getirmek de en az ressamlık kadar sanat, yazarlık kadar incelik ve duygu işi. Keşke böyle bir yağlıboyacı olabilseydim.

Zokora

Futbolla Zamana Atıf | 5.Bölüm

“Şu Şike Meseleleri”

Stadyumların taraftarlar için tapınak (mabed) haline getirildiği, insanların içinde bulunduğu sosyal açlığın ve boşluğun futbolla değil futbol adına fanatizmle doldurulduğu, “Elhamdülillah Beşiktaşlıyım” “Cehennem donana kadar Fenerbahçe” sloganlarının ne anlamlara gelebileceği hiç düşünülmeden savrulduğu, maç öncesi “totem yapıyoruz abi!” diye batıl inanışlara giren Galatasaraylıların olduğu ve “Yeter ki Fener kazanmasın!” diye başka takımlardan hatır mağlubiyetleri almayı hak gören herhangi bir Anadolu kulübünün olduğu bir ortamda şike meselelerinden neresinden başlayayım açıkçası bilemiyorum.

Her türlü maddi ya da hatır şikesine defalarca teşebbüs etmiş ve yapmış olan kulüplerin bugün kalkıp bir takım üzerine çullanması ne kadar adil değilse, şike soruşturması üzerinden buldozer gibi geçmiş bir kulübün çıkıp somut olmayan ya da daha önce araştırılmamış ve hukuken kanıtlanamayacak halde olan şikelerden dolayı mahkemelerden “ilahi adalet” beklemesi o derece mantıksızdır.

Zamanın İspanyol diktatörü Salazar’ın 3F olarak adlandırılan “fiesta, foda, futbol” ile insanları yönettiğini açıkça söylediği bilinmekte. Bu kapsamda stadyumları dev beşiklere ve dev uyku tulumlarına benzettiğine dair bilgiler var. Eminim ki bu, Salazar’a özel bir anlayış olarak kalmamış durumda. İnsanlar futbolun çekiciliği ve fanatizmi ile uyutulurken her zaman arka planda biraz daha rahatlamış ekonomi kurmayları, siyaset kurtları ya da diğer misyonerler vardır. İnsanlara futbolu hiçbir zaman futbol olarak bırakmamış karagöz ustalarının istedikleri senaryoyu yazabilmek için sonuç ya da maç skoru tayin edebilme becerilerinin olmadığını zannetmek de saflık olsa gerek. Ama bile bile dev makinenin birer dişlisi olmaya devam ediyoruz.

Bu kadar basit ve hayatla irtibatı sadece bir eğlenceden ibaret olan futbolun savaş haline, neredeyse bir din haline, hayat tarzına, içsel ve duygusal âleme getirildiği ortamda birbirimizi sevdiğimiz renklerden dolayı farklı zannetmeye başlıyoruz. Bu sayede gölge perdesinin arkasındaki kuklacıların ekmeğine yağ sürmekle kalmayıp ekmeklerini fırında zaten biz pişiriyor, altın tepside ikram ediyoruz.

Bu yazı dizisinde anlatmak istediğim daha çok şey var. Ama sizi sıkmadan burada bitirmek istiyorum. Daha sonralar da bahsedecek konular kalsın. İçimden memleketi Trabzon olan bir Fenerbahçe taraftarı olarak futbolla ilgiyi kesip bir daha da ilgilenmemek geçiyor. Bunu ilk defa Trabzon’da yaşadığım dönemde düşünmüştüm. Bir Fenerbahçeli futbolcu eliyle gol atmış da hakem bunu görmemiş ya da görmezlikten gelmiş veya farklı yorumlamış diye koskoca bir şehir yürüyüş yapmıştı. Ki o dönem sık sık şehit haberlerinin alındığı bir yıldı. Size sormak istiyorum; böyle basit bir sebeple eylem yapmanın ya da karşı takıma düşman olarak abartılı tepkiler vermenin futbol yüzünden 1969 yılında El Salvador ve Honduras arasında çıkan savaştan ne farkı var? Bu kadar mı önemli?

takım logoları

Bugün Fenerbahçe Galatasaray şampiyonluk maçı var. Bu maç ilgiyle seyredeceğim son futbol maçı olsun diye içimden geçiyor. Ben bile bunca sözüme rağmen bunu başarabilir miyim, bilmiyorum! Ama içimden koca maraton tribününü kaplayacak şekilde bir pankart hazırlamak geliyor. Üzerinde bütün futbol kulüplerinin renkleri olan bu pankartın üzerinde de şu yazmalı: “HEPİMİZ AYNI İNSANLARIZ”

Hepimiz aynı insanlarız! Ancak; kimimiz düşünüyor, kimimiz düşünmüyoruz. Tarafsız olarak yazmaya gayret ettim. Bakan göze bağlı; olamamış da olabilirim. Ama her şeye rağmen ben hep düşünen tarafta kalmak ve paganizme göz kırpan bu futbol mezhebinden çıkmak istiyorum. Müsaadenizle…

Kalemzâde Kâmil

4.Bölüm | Futbol Taraftarı Olmak

1.Bölüm | Güncelden Kaygılar

Soccersheep

Futbolla Zamana Atıf | 4.Bölüm

“Futbol Taraftarı Olmak”

Kendimizi kandırmayalım. Maalesef çoğumuz futbol taraftarı değiliz. Birçoğumuz için önemli olan futbol değil, tuttuğumuz futbol takımı ve çevremize onunla böbürlenme ihtimalimiz. Gözümüze estetik gelen belli başlı birkaç hareket sadece yenen tarafta olma heyecanımızın tuzu biberi. Rakip aynısını yaptığında çok da büyütmüyoruz ama bizim futbolcumuz yaparsa “muhteşem bir hareket” oluyor. Yalan yok; futbol aslında hoş ve kolay oynanabilir bir oyun. Sempatik gelen tarafları da çok! Ama bizi futbol seyircisi olmaktan öte bir hale getiren, taraftar olmanın ötesine taşıyan, hırsımızı nefsimizi kabartan bir organizasyon ve ticari kumpaslar içinde en sağlıksız içgüdülerimizi (öfkemizi, nefretimizi, kinimizi, gururumuzu, egomuzu) körükleyen bir sistem çerçevesinde tarafsız ve akıllı yorumlar yapabilecek bir halde kalmamız çok ama çok zor. Kitleler öyle bir coşturuluyor ki stadyumda kulağımıza “sen de küfret” diye üfleyen iblislere o heyecan içinde karşı durmanın imkânı epeyce düşük yüzdelerde kalıyor. İnsan kitleleri on binlerce kişilik korolar halinde (hiç utanç bile duymadan) açık seçik ve sanatsal biçimde sövüyor! Erkeklere ceza verip sadece kadınları tribünlere alıyorlar. Onlar âlâsını ediyor! Azıcık durup düşündüğünde insanın utançtan alt dudağını ısırası geliyor.

İnsanların içi boş şeylerle uğraşması, zamanını boşa geçirmesi hangi pencereden bakarsanız bakın büyük yanlış. Ben de futbol seyrediyorum, ben de bir takımı öyle ya da böyle tutuyorum. Ama durup düşündüğümde!… Hakikaten ne kadar boş! Belki hoş, belki bir miktar, belki ucundan köşesinden… Ama kesinlikle verdiğimiz değerde değil. Birileri oyun oynuyor, biz seyrediyor ve farkına varmadan ortamdan kazanma peşindeki kurtların bizi inlerine çekmelerine mani olamayan koyunlar gibi hareket ediyoruz. Birbirimize sinirlenip köpürdükçe kaç para olursa olsun daha çok maça gidiyor, televizyon kanalını, ürünlerini satın alıyor, daha çok bağırıyor, daha çok forma, içecek ve çekirdek tüketiyoruz. Birbirimizle kavga ederken hep veren taraftayız! Hatta bizi daha iyi yönetebilmek adına taraftar dernekleri bile kurmuşlar! Bizse özgür irademizle tezahürat yaptığımızı, protesto ettiğimizi sanıyoruz. Biz birbirimizin boğazını sıkarken birileri fırsattan istifade hepimizin boğazını sıkıyor.

Sloganlarımız bile saçma sapan, azıcık düşünsek anlayacağız: “En Büyük Cimbom!” “Daraağacında son sözümüz Fenerbahçe!” “Kessen kanım siyah beyaz akar!” En büyük o değil, son sözüm o olmaz, kanımın rengi de kırmızı. Kimi zamansa sevdiğimiz bir kadına bile söylemekten imtina ettiğimiz sevgi sözcüklerini takımlarımız ve sahadaki futboldan geçinen bacak kasları gelişmiş adamlar için söylüyoruz. Hayatında karısına bir kere bile “seni seviyorum” dememiş bıyıklı ve göbekli adam yerinde zıplarken “I love you Hagi” diye çığlık çığlığa bağırıyor. Kimisi ise ahlaklı olarak filan futbolcuyu size örnek gösteriyor. “Helal olsun Alex’e ne terbiyeli adam” deyip ardından “akdmn ….’sı ondan örnek alsa ya!” diyor. Sen alsana örnek! Biliyorum gülüyorsunuz ama bunlar gerçek, net anlaşılması için kısaltsam da affınıza sığınarak yazma ihtiyacı hissettim, gerçekten hem gülünecek hem de ağlanacak haldeyiz.

3. Bölüm | Fanatizmin Doruk Yaptığı Anlar

5.Bölüm | Şu Şike Meseleleri

portraid

Futbolla Zamana Atıf | 3.Bölüm

“Fanatizmin Doruk Yaptığı Anlar”

Taraftarlık zaman zaman öyle noktalara getirildi ki en salim selim adamlar bile taraflı düşünmenin zirvesine çıkıp normal şartlar altında beyaz dediklerine siyah, çirkin dediklerine güzel dediler. Top kafalı insanlar annesi babası vefat ettiği gün maça gidebildiler. En uysal bildiğimiz insanlar diğer takım taraftarlarının din, anne, eş, soy gibi en kutsal değerlerine söverken, ertesi gün o diğer takımın taraftarı olan arkadaşıyla, öz kardeşiyle, aile bireyiyle ya da akrabasıyla yüz yüze geleceğini düşünemeyecek kadar cahil bir bilinçaltını devreye soktular. Bu sosyal hipnoza insanlar öyle bir kendilerini kaptırdılar ki futbol yüzünden katliamlar, isyanlar, kavgalar ve savaşlar çıktı.

Mısır’ın El Masri ve El Ehli takımları arasında çıkan kavgada 80 kişi ölürken 1000 civarında yaralı vardı. Olayın arka planında El Ehli taraftarlarının askeri rejim ve Mubarek karşıtı olması ve ordunun saldırıya müdahale etmediği iddiaları yer alıyor. Çeşitli ülkelerdeki dini, etnik, sosyal kamplaşmalar futbol takımlarına ve taraftarlarına izafe edilerek görünmez eller siyasi kavgalarını yürütüyor ve taraftarlar farkına varmadan bazı emellere hizmet ediyorlar. Protestan Glasgow Rangers ile Katolik Celtic takımının rekabeti, İspanyol Kraliyetini temsil eden Real Madrid ile Katalan Barcelona mücadelesi, Mussolini Lazio’su ile karşıt Roma rekabeti, burjuva River Plate ve taraftar cinayetlerini bir taraftarının ekranlarda gol skoru saydığı ayak takımı kulübü olarak gösterilen Boca Juniors kavgası bunlardan sadece birkaçı.

1969 yılında El Salvador ile Honduras ülkeleri arasında yaşanan öyle bir olay var ki akıllara zarar. Savaş çıkmıştır! Yanlış duymadınız, futbol maçında tetiklenen düşmanlık hisleri nedeniyle diktatörlerce yönetilen iki ülke arasında savaş çıkmış ve dört bin kişi ölürken, on iki bin kişi yaralanmış, elli bin kişi de evinden ve topraklarından sürülmüştür.

Buna benzer kamplaştırma çabaları Türkiye’de de gündeme getirilmeye çok defa çalışıldı. Bunlardan etnik temelde provoke edilen Bursaspor Diyarbakırspor çatışması, mezhepsel temelde kışkırtılarak önü açılan Kayserispor Sivasspor faciası acı örneklerdir. İşte bu ikincisi, ülkemizdeki en kanlı futbol savaşıdır. Kayseri ve Sivas arasında o dönem sadece mezhepsel değil gelişmişlik seviyesine ve yatırımlara yönelik de bir sürtüşme mevcuttur. 1967 yılında Kayseri’de oynanan Kayserispor-Sivasspor ikinci lig karşılaşmasında tribünlerde tetiklenen çatışma sonucu çoğunluğu Sivaslı olmak üzere 41 kişi ölmüş ve 600 kişi yaralanmıştır. Maç öncesi Sivasspor taraftarları kışkırtılıp şehirde yağma ve yediklerinin paralarını ödememeye teşvik ediliyor. Stadta iş tezahüratla başlıyor, küfürleşmeyle devam ediyor, taşlar bıçaklar uçuşuyor, yangın çıkarılıyor ve tribünlere sonunda 41 tane cansız beden seriliyor. Bu mu spor, bu mu kardeşlik!

İş orada bitmiyor, ardından Sivas sokaklarında Kayserili avı başlıyor. Nedeni ise Sivas’ta çıkartılan dedikodular. Öyle ki beş bin Sivaslının öldürüldüğü ve Kayserililerin Sivaslıların kafasıyla top oynadığı bile söylenerek herkes ateşlenmeye çalışılıyor. Sivas’ta dükkânlara saldırılıyor, Kayserili olduğu tahmin edilen insanların evleri basılıyor. Sivaslıların tepkisinden çekinen polis bile olaya müdahale edemiyor. En sonunda askerler devreye girerek olay sona erdiriliyor. Bu olaylardan sonra Sivas’taki Kayserililerin büyük kısmı Sivas’ı terk ediyor. Bu olayın bir benzeri 1969 yılında Kırıkkale-Tarsus İdman Yurdu maçında yaşanıyor ve dört ölü ve yüz civarında yaralı ile ancak atlatılabiliyor.

1996 ve 1997 yılları stadyumlardaki provokasyonlar sonucu en çok olay çıkan dönem olarak Türk futbol tarihimize geçiyor. 2000 yılındaki Galatasaray Leeds United maçı öncesi İstanbul’da iki İngiliz holigan öldürülüyor ve büyük bir gazetemiz “İlk şamarı Holiganlar Yedi” gibi yakışıksız ve kışkırtıcı bir manşet atıyor. Televizyonlarda ise anüsüne Türk Lirası banknotunu sokan bir İngiliz holigan defalarca gösterilerek Galatasaray taraftarıyla birlikte Türk insanı da kışkırtılıyor.

Futbol tarihi yukarıdaki olaylar gibi büyük ya da küçük birçok olayla dolu. Her seferinde kaşınacak bir yara bulunup onun üzerinden kışkırtılan taraftarlar birbirlerine saldırmasalar bile sadece futbol takımının değil bir ideolojinin, milletin, dinin, mezhebin, toplumsal sınıfın ve bunlara benzer birçok ayrışmanın taraftarı olmaya zorlanmışlardır. Bunların arka planında bazen siyasi, bazen etnik, bazen de ekonomik sebeplerin yattığına inanmamak safdillik olsa gerektir. Bunlardan hiçbiri bulunamazsa da yapay nedenler üretilip taraftarın önüne sürülebiliyor. Türkiye’nin en milliyetçi, en vatanına bağlı insanlarına öyle bir propaganda yapılıp, rekabet ekonomik ya da siyasi nedenlerle öyle bir körükleniyor ki ülkenin bir başka takımı taraftarı olanları bir düşman ülke takımının taraftarı gibi görüyor ve kesinlikle o takımın taraftarı olan arkadaşlarını anlayamaz bir hale geliyorlar. O takımı bırakın sevmemeyi nefret hislerinin doruğunda eleştiriyorlar.

Köpeğine hiç düşünmeden “Arap” ya da “Kunta Kinte” ismi koyanlar bir bakıyorsunuz sırf kendi futbolcularına maç psikolojisiyle hakaret edildi diye en büyük ırkçılık karşıtı oluveriyor. Elbette karşı tarafın ırkçılık içersin içermesin hakaretini tasvip etmiyorum ama, anlamaya çalışmak yerine bu ülkede (batılı anlamda) hiçbir zaman olmayan ırkçılıktan dolayı kendi insanını suçluyorlar. Mağdur futbolcu ise öyle bir kışkırtılıyor ki bir sonraki maçta intikamını Türkiye’de bir Türk futbolcunun elini sıkmayarak ve hayalarına tekme atmak suretiyle neredeyse tahammüden adam öldürmeye teşebbüs ederek alıyor. Taraftarın sessizliğinden oradaki hedefin ırkçılık karşıtı olmak değil, esasen nefret edilen takımın oyuncusuna haddini başka başka nedenlerden dolayı en ağır şekilde bildirmek olduğu bu şekilde ortaya çıkıyor. Çıkıyor ama maksatlı haberler üretenler konunun üzerine gidiyor ve Türkiye’de ırkçılık söylemleri varmış gibi dışarıya yansıtma peşine düşüyorlar. Dikkat ediniz, kullanılanlar bu ülkenin belki de en milliyetçi, en vatanperver insanları!

2.Bölüm | Futbolun Geçmişine Yolculuk

4.Bölüm | Futbol Taraftarı Olmak

Futbol tarihi

Futbolla Zamana Atıf | 2.Bölüm

“Futbolun Geçmişine Yolculuk”

Bugünkü oyun kuralları içinde olmasa da futbol 12. asırda İngilizlerin oynamaya başladıkları bir oyun. Ancak çeşitli nedenlerle kralların koydukları yasaklar nedeniyle 17. asra kadar oynanamamış. Türklerde ise bilinenin aksine sonra değil, yaklaşık 8000 yıl önce futbol benzeri oyunların oynandığına dair bilgiler ve bulgular var. Bunlardan en bilineni “tebük” olarak adlandırılan, “tekmelemek” anlamına gelen ve içine hava doldurulmuş kuzu derisinden bir topla el değmenin yasak olarak oynandığı bir oyun. Ancak çağdaş anlamda futbol, Türk yurduna 19. asrın sonlarına doğru girmiş ve kitleleri peşinden koşturan bir eğlence haline gelmiştir.

İngiltere’de 17. asırda futbol krallar tarafından yeniden teşvik edilmiş ve okullar arası müsabakalar tertip edilmiştir. Bilinen futbol kuralları aynı yüzyılda “Cambridge Kuralları” olarak resmileştirilmiş ve ilk futbol kulübü 1878 yılında “Sheffield Club” adıyla kurulmuştur. Bugünkü Türkiye topraklarında ise ilk futbol oyunu 1890 yılında İzmir’de yaşayan Rum ve İngilizler tarafından oynanmıştır. Bir süre için sadece gayrimüslim vatandaşların bu oyunu oynamasına müsaade edilmiş, geleneksel kısıtlamalar nedeniyle Müslüman halkın bu oyunla meşgul olması hoş karşılanmamıştır. 1902 yılında ülkemizdeki ilk futbol kulübü “Kadıköy Futbol Kulübü” adıyla iki İngiliz tarafından kurulmuştur. Gayrimüslimler tarafından daha sonra kurulan diğer kulüplerle beraber takım sayısı dörde çıkmış ve “İstanbul Futbol Ligi” adıyla ilk lig oluşturulmuştur. Ligin ilk şampiyonu “Imogene” isimli takım olarak tarihe geçmiştir.

Futbolun ülkeye giriş kenti olan İzmir’de ilk futbol kulübü 1900 yılında “Panionios” ismiyle kurulmuştur. Ardından bir Rum ve bir Ermeni takımı daha kurulmuş ve ilgi giderek artmıştır. Başlarda “Bobby” gibi takma isimlerle gizlice futbol oynamaya başlayan ve hatta “Black Sockings” (Siyah Çoraplar) adıyla takım oluşturan Türk futbolcular vardı. Futbola olan ilginin artması ve 2.Abdülhamit tarafından hoş görülmeye başlanmasıyla birlikte Türk kulüpleri de kurulmaya başlandı. İlk Türk futbol takımı 1905 yılında Galatasaray Sultanisi öğrencileri tarafından kurulan “Galatasaray”dır. Ardından 1907 yılında “Fenerbahçe” 1908 yılında “Beykoz” ve “Vefa” 1910 yılında ayaktopunu branşları arasına katmasıyla “Beşiktaş” futbol takımları kurulmuştur. İzmir’de ise 1912 yılında “Karşıyaka” 1914 yılında “Altay” 1923 yılında “Altınordu” ve 1925 yılında “Göztepe” kurularak onları takip etmiştir.

Galatasaray 1909 yılında ilk lig şampiyonluğunu elde ederek yabancıların üstünlüğüne son vermiştir. Ancak rekabet ilerleyen yıllarda özellikle Fenerbahçe’nin gol yemeden bitirmek gibi benzersiz şampiyonluklarıyla İstanbul takımları arasında giderek artmıştır. İlk organizasyonlar Pazar Ligi, Cuma Ligi, İstanbul Ligi, İstanbul Şampiyonası Ligi gibi isimlerle yapılmış ve 1923 yılına gelindiğinde Türkiye Fifa’nın 26. üyesi olarak kabul edilmiş, böylece Milli Takım kavramı ortaya çıkmıştır.

1952 yılında profesyonelleştirilen Türk futbolu, 1960’a doğru ve 1960’lar dahilinde Galatasaray, Göztepe ve Fenerbahçe’nin Avrupa’daki görece başarıları, Milli takımın katıldığı 1954 Dünya Kupası, aynı dönemde dışarıya Türk oyuncuların ve dışarıdan Türk takımlarına yabancıların transferleri sürecinde yol kat etti. 1962 yılında Türkiye UEFA’ya da tam üye oldu. İstanbul ve İzmir’i Ankara, Eskişehir, Bursa, Adana, Kayseri, Sivas ve Trabzon takip etmiş, futbol Anadolu’ya hızla yayılmaya başlamıştır. 90’lı yıllara kadar çok sayıda Yugoslav oyuncu transferleri devam ederken neredeyse hiç yabancı futbolcuyu kadrosuna katmamış olan Trabzonspor 1974 yılında yükseldiği Türkiye Birinci Ligi’nde ilk senenin ardından ardı ardına şampiyonluklar kazanarak İstanbul takımlarının hâkimiyetine son veren, daha doğru bir deyimle ortak olan bir konuma yükseldi.

80’li yıllar ise Türk takımlarının ve Milli takımın başarısızlıkları ile dolu olmasına rağmen özellikle 1988-1989 yılından itibaren Galatasaray’ın getirdiği zihniyet değişimi, Fenerbahçe’nin futbolcu transferindeki başarıları ve Milli takımı bu yıldız oyuncularla desteklemesi, Beşiktaş’ın sportmenlik anlayışı ve Trabzonspor’un azim ve motivasyonu ile Türk futbolu başarıya ivmelendi. Bu ivmelenme Galatasaray’ın UEFA kupasını ve Milli Takımın 2002 Dünya Kupası Üçüncülüğünü kazanmasıyla zirve yaptı. Ardından Trabzon ve Beşiktaş’ın başarılı ve dik duruşlu Avrupa maçları, Fenerbahçe’nin ve Galatasaray’ın dönemsel başarıları hariç seviyesini kaybeden kalite çok aşağılara düşmese de aynı seviyede de kalamadı. Aynı yıllarda taraftarlık anlayışı da giderek daha korkunç bir fanatizme dönüştü ve bugün korkunç boyutlarıyla artmaya da devam ediyor.

Futbol tarihimiz özetle böyle! Taraftarlık ve fanatizm kapsamında gerek futbol tarihine, gerekse güncele diğer bölümlerde atıflar yapmak üzere döneceğim. Çünkü futbol çoğu zaman toplum mühendisliğinin bir aleti olarak kullanıldı. Paralı ya da hatır yollu şikeler yapıldı. Savaş silahı olarak kullanıldı. Dine dönüştürüldü. Endüstriyel bir canavar haline getirildi. Mezhepsel ya da milliyetçi çatışmaları körüklemek için kullanıldı. Bir uyuşturucu olarak insanların damarlarına enjekte edildi. İdeolojik ayrışmaları derinleştirmek için bir araçtı. Çünkü futbol kesinlikle sadece futbol olarak kalmadı! Meşin yuvarlak, top yuvarlak denip her tarafa doğru yuvarlandı!

1.Bölüm | Güncelden Kaygılar

3. Bölüm | Fanatizmin Doruk Yaptığı Anlar